Her gün, bölünmüş başkent Lefkoşa’da tampon bölgenin yakınlarındaki bir atıksu arıtma tesisinden 30.000 metreküp arıtılmış su deşarj ediliyor. Tesis, su kıtlığı çeken ve yeraltı su kaynaklarının neredeyse tamamı tükenmiş olan Kıbrıs’ta, Mesarya ovasının kalbinde yer alıyor.
Bugüne kadar, arıtma tesisinden çıkan suyun çoğu direk olarak bir dereye deşarj ediliyor, yol boyunca yeraltı su kaynaklarını bir miktar beslese de tarım arazilerine ulaşmıyordu. On yıllardır gözlerden uzak bir şekilde üzerinde çalışılan bir altyapı projesi sayesinde arıtılmış suyun bir kısmı artık borularla adanın kuzey ve güneyindeki tarlalara taşınacak. Bu mütevazı boru hattı, adadaki en önemli altyapı örneklerinden biri haline gelebilir.
Kimsenin Bahsetmediği Öncü Bir Proje
Lefkoşa’nın kalbinde, gayri resmi olarak “kanalizasyon diplomasisi” olarak adlandırılan bir başarı öyküsü var: Dünyanın son bölünmüş başkentinin iki yarısının elli yıldır birbiriyle etkileşim içinde olmasını sağlayan ortak bir kanalizasyon sistemi.
Kıbrıs’ın kuzeyindeki bir sanayi bölgesinde bulunan Haspolat/Mia Milia atıksu arıtma tesisi – resmi adıyla Lefkoşa Atıksu Arıtma Tesisi – muhtemelen 1974 yılında adanın bölünmesinden bu yana adadaki Kıbrıslı Türk-Kıbrıslı Rum işbirliğinin en uzun soluklu örneği.
Proje, 1970’lerin sonlarında Lellos Demetriades ve Mustafa Akıncı döneminden günümüzün belediye başkanlarına kadar kesintisiz olarak çalışmaya devam etti. Tesis, iki taraf arasında geçişlerin mümkün olmadığı yıllarda bile aralıksız çalıştı.
Bunun nedeni, işbirliğini teşvik eden bir gereklilikti. Kanalizasyon suyu doğal olarak yokuş aşağı akar ve topoğrafya siyasi bölünmüşlük tanımaz. Şebekeyi, ara bölgeden akan suyu önleyecek şekilde yeniden tasarlamak, kimsenin harcamaya razı olamayacağı bir maliyet yaratacaktı. Bu nedenle, ardı ardına gelen belediye başkanlarının liderliğinde, tesis, adanın güney kesiminden gelen atık suları da kabul ederek çalışmaya devam etti.
“Ortada iyi bir işbirliği varsa, oturup fikir alışverişinde bulunabilirsiniz, beyin fırtınası yapabilirsiniz ve asla umudunuzu kaybetmezsiniz,” diyor Lefkoşa’nın eski belediye başkanı ve Lefkoşa Bölgesi Yerel Yönetim Örgütü’nün (EOA) şu anki başkanı Constantinos Yiorkadjis. EOA, Lefkoşa bölgesindeki tüm kanalizasyon sistemlerinden sorumlu. Kıbrıslı Türk mevkidaşı Mehmet Harmancı ise, durumu daha açık bir şekilde ifade ediyor: “Birbirimizi sevsek de sevmesek de bu bir zorunluluk.”
Şimdi ise, bir onarım çalışmasının yanı sıra sessizce inşa edilen ve finansmanı AB tarafından karşılanan bir boru hattı, iklim değişikliği ve kuraklığın etkileriyle mücadele eden ve her damlaya ihtiyaç duyan bu adada, arıtma tesisinden çıkacak arıtılmış suyu sulama amaçlı taşımaya hazırlanıyor.
Başlangıç: Tüm Şehir İçin Tek Bir Kanalizasyon Sistemi (1971–1974)
Lefkoşa’nın ilk modern kanalizasyon sistemi adanın bölünmesinden önce inşa edildi. Mart 1971’de Dünya Bankası, Lefkoşa Kanalizasyon Projesi için bir kredi onayladı. Sistemin arıtma tesisi, 1973 yılında 1.381 kayıtlı nüfusa sahip bir Rum köyü olan Mia Milia/Haspolat’ta bulunuyordu. Bu, yerçekimi ve coğrafya tarafından belirlenen bir konumdu, çünkü Harmancı’nın dediği gibi, “topografya tüm kirli suyu o bölgeye çekiyordu.”
1970’lerin başında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) çatısı altında ihale edilen orijinal tesis, günde 10.000 metreküp kapasiteli, lagün olarak bilinen temel bir atık su arıtma sistemiydi.
1974 yılının ortalarına gelindiğinde, yaklaşık 86 km kanalizasyon hattı ve 26 km ev bağlantısı döşenmişti; ancak Temmuz 1974’teki Yunanistan destekli darbe ve ardından gelen Türk işgali her şeyi durdurdu. Lefkoşa’yı boydan boya geçerek şehri ikiye bölen ateşkes hattı, Yeşil Hat olarak da bilinen tampon bölgeye dönüştü. Arıtma tesisi Kıbrıslı Türklerin kontrolündeki kuzeyde kalırken, kanalizasyon şebekesinin büyük kısmı ve Lefkoşa Kanalizasyon Kurulu Kıbrıslı Rumların kontrolündeki güneyde kaldı.
Kanalizasyon Diplomasisi: Demetriades-Akıncı Anlaşması (1977-1980)
Coğrafya, taraflar arasında karşılıklı bir bağımlılık yarattı: güneyde kanalizasyon vardı ama arıtma tesisi yoktu; kuzeyde ise arıtma tesisi vardı ama kanalizasyon sisteminin geri kalanı eksikti. Şehrin her iki yarısı için ayrı ayrı sistemler inşa etmenin, Harmancı’nın sözleriyle “ekonomik sıkıntı çekilen” bir dönemde, aşırı maliyetli olduğu görüldü. Eylül 1978’de Lefkoşa’nın Kıbrıslı Rum belediye başkanı Lellos Demetriades ve Kıbrıslı Türk belediye başkanı Mustafa Akıncı pragmatik bir anlaşmaya vardılar: şehrin kuzeyindeki Haspolat/Mia Milia’daki kanalizasyon altyapısı ve arıtma tesisi çalışmaları tamamlanacak, her iki taraftan gelen atık su bu tesise akacak ve sistem ortaklaşa işletilecekti. Tesis 1980 yılında faaliyete geçti.
Ortak sistemin önemi, atık tahliyesinin çok ötesine geçti. Kanalizasyon görüşmeleri, barış ve birleşik Kıbrıs’ın açık savunucuları olan bu iki belediye başkanının, 1979’dan itibaren iki toplumlu Lefkoşa Master Planı çalışmalarını başlatmalarını sağlayan güveni inşa etti. Bu ortak kentsel planlama çerçevesi World Habitat Award (1989), Europa Nostra Onur Madalyası (2003) ve Aga Khan Mimarlık Ödülü’nü (2007) kazandı.

Otuz Yıllık Sessiz Çalışma ve Sonrasında Gelen Gerileme
1980’den sonraki 20 yılı aşkın bir süre boyunca tesis, Lefkoşa’nın her iki tarafından gelen atık suları arıttı. Ancak bu süre boyunca Lefkoşa’nın nüfusu önemli ölçüde arttı ve 1970’lerde tasarlanmış olan tesis aşırı yüklendi. 2000’lerin başlarında, tesis ciddi koku ve çevre sorunlarına neden olmaya başladı. 2003 yılında, iki taraf tesisi modernize etme kararı aldı. Zamanlama tesadüf değildi: o Nisan ayında, Yeşil Hat üzerindeki ilk geçiş noktası Lefkoşa’da açıldı ve Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların neredeyse otuz yıl sonra ilk kez iki taraf arasında seyahat etmelerine olanak sağladı. Ayrıca, bu, iki taraf arasındaki barış görüşmelerinin ilerlediği ve Kıbrıs’ın birleşmiş bir ülke olarak Avrupa Birliği’ne katılma olasılığının söz konusu olduğu bir dönemdi.
Tesisin ilk büyük modernizasyonu, arıtma sürecinin, tarımsal sulama için uygun su üretecek şekilde iyileştirilmesini içeriyordu. O zamandan beri istikrarlı bir şekilde günde 30.000 metreküp su üreten bu sistem, hem ekinleri sulamak hem de her iki toplumun da muhtaç olduğu yeraltı su kaynaklarını beslemek için yeterince temiz su sağlıyor.

Yeni Lefkoşa Atıksu Arıtma Tesisi İnşaatı
İki toplum arasında adanın yeniden birleştirilmesi için yapılan müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasından iki yıl sonra, 2006 yılında, bir anlaşmaya varıldı. Nisan 2004’te eş zamanlı referandumlarda Kıbrıslı Rumlar Birleşmiş Milletler destekli Annan planını reddederken, Kıbrıslı Türkler onaylamıştı. Planın hayata geçmesi için İki evet oyu gerekiyordu ve böylece Kıbrıs, bir hafta sonra, bölünmüş bir ada olarak AB’ye girdi.
Arıtma tesisi üzerindeki teknik işbirliği ise buna rağmen devam etti. UNDP, tarafsız ihale makamı olarak, Haziran 2009’da uluslararası bir ihale yayınladı. Tesisin inşası, ve ardından da 10 yıl boyunca işletilmesi ve bakımı ihalesini kazanan Alman WTE Wassertechnik GmbH şirketi, inşaata Mart 2010’da başladı. Yeni tesis 2013 yılında belli bir deneme süresi boyunca işletmeye girdi. UNDP, Nisan 2014’te tam işletmeye geçildiğini duyurdu ve resmi açılış 2 Temmuz 2014’te gerçekleşti. Kıbrıs’ta uzun süredir barışı koruma misyonu yürüten Birleşmiş Milletler, projeyi “iki toplumlu işbirliğinin mükemmel bir örneği” olarak nitelendirdi.
Teknik olarak, tesis günde yaklaşık 30.000 metreküp atık suyu arıtarak hem kuzey hem de güneydeki Lefkoşa’nın merkezindeki mahallelere hizmet veriyor. Tesisin çıktısı, tarımsal yeniden kullanım için AB standartlarını karşılıyor. Harmancı, “arıtma havuzlarının kendileri kuşlar için bir cennete dönüşüyor” diyor.
İşletme ve bakım, Alman şirket tarafından yürütülüyor ve Kıbrıslı Türkler ve Rumlar tarafından ortaklaşa yönetiliyor.
İki taraf, tarımsal kullanım için tesisteki arıtılmış suyu paylaşma konusunda da gayri resmi olarak anlaştı: Arıtılmış suyun %70’i güneye, %30’u ise kuzeye akacak.
%70-%30 paylaşım formülü, nüfusu, her iki tarafın tesisin finansmanına katkısını ve tesise akan atık su miktarını yansıtıyor.
Eksik Boru: Nehre Akan Su
Ancak on yıldan fazla bir süredir, projenin son kısmı – arıtılmış suyu ekinler için güneye taşımak ve kuzeyde dağıtmak – uygulanmadı ve yıllık üretimin neredeyse tamamı – yaklaşık 11 milyon metreküp – Kanlıdere/Pedieos’a deşarj edildi. Bunun faydası ise planlı olmaktan ziyade tesadüfi idi: Deşarj edilen su, denize ulaşmadan önce, Mesarya ovası boyunca yeraltı su kaynaklarını besledi.
Tüm bu yıllar boyunca, arıtılmış suyu güney ve kuzeydeki ekinlere transfer etmenin önündeki engel hiçbir zaman arıtma kapasitesi değildi: yerdeki bir çukurdu. Güneyden gelen ve tampon bölge üzerinden tesise uzanan kanalizasyon ana hattı Trunk-1 çökmeye başlamıştı. Zemin sürekli çöküyor ve borular parçalanıyordu. Bu da aralıklı ve giderek daha acil onarımları zorunlu kılıyordu. Ana hattın değiştirilmesi artık kaçınılmaz hale gelmişti.
Trunk-1’in yenilenmesi bir fırsat yarattı. Şu anda, yeni kanalizasyon ana hattına paralel, AB’nin finanse ettiği ikinci bir boru hattı inşa ediliyor. Bu boru hattı arıtılmış suyun bir kısmını güneye geri taşıyacak. UNDP, CIReN’e verdiği yazılı yanıtta, arıtma tesisinden tampon bölgenin sonuna kadar uzanan 2.713 metrelik boru için AB’nin finansman sağlandığını doğruladı. 2.003 metrelik kısım tamamlandı ve tampon bölgedeki 710 metrenin Kasım ayı sonuna kadar tamamlanması bekleniyor. Yaklaşık 0,4 km’lik daha uzun bir bölüm, boru hattını tampon bölgeden daha güneye taşıyacak. Pompa istasyonu ile birlikte bu kısmın maliyeti yaklaşık 2,5 milyon euro olacak ve yine AB tarafından finanse edilecek.
Tesisin yakınında inşa edilecek olan pompa istasyonu, arıtılmış atık suyu her iki topluma da taşıyacak.
UNDP, tüm bunları, arıtılmış atık suyun büyük bir kısmının yeniden kullanılmasını amaçlayan daha büyük bir projenin ilk aşaması olarak tanımlıyor. Henüz finansmanı sağlanmamış olan sonraki aşamalarda, daha büyük çaplı ek borular döşenecek ve sulama için diğer bölgelerde yeni su depolama tesisleri inşa edilecek. Şimdilik, sadece arıtılmış suyu güneye taşıyacak boru hattının detayları belirlenmiş durumda. Diğer bölümler için tasarım parametrelerinin bu yılın sonlarında hazırlanması bekleniyor ve UNDP, finansmana bağlı olarak tüm altyapının 2029 yılının sonuna kadar tamamlanabileceğini söylüyor.

Masa Yeniden Kuruluyor — Ve Yazılı Olmayan Bir Mutabakat (2025–2026)
Siyasi iklimin sahadaki çalışmaların hızına yetişeceği umuluyor. Aralık 2025’te Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis, yeni Kıbrıslı Türk lider Tufan Erhürman ve BM Temsilcisi María Ángela Holguín arasında gerçekleştirilen üçlü toplantıda liderler, Haspolat/Mia Milia tesisi su boru hatları da dahil olmak üzere güven artırıcı önlemlere öncelik verme konusunda anlaştılar.
Liderler daha önce bir dizi güven artırıcı önlemi hayata geçirme taahhüdünde bulunmuş olsalar da, pratik ve bürokratik engeller nedeniyle bunların birçoğunda kaydedilen ilerleme —en iyi ihtimalle— yavaş oldu. Yine de, yaşanan bazı gecikmelere karşın, Haspolat/Mia Milia’daki arıtılmış suyun geri iletim projesi ilerlemeye devam etti.
Ne Yiorkadjis ne de Harmancı, su projesini Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk liderliklerine yönelik bir mesaj veya örnek teşkil edecek bir girişim olarak nitelendiriyor. Yiorkadjis, “Amaç kimseye herhangi bir mesaj vermek değildi,” diyor; amaç “sadece şehrin daha iyi işlemesini sağlamaktı.” Yine de her ikisi de bilinçli bir felsefeye sahip. Yiorkadjis’in sözleriyle: “Zaman içerisinde ortaya çıkan somut sonuçlar zemininde inşa edilmiş bir güven söz konusuysa, adım adım ilerleyebilir ve daha karmaşık projeleri ele almaya başlayabilirsiniz.”
Haspolat/Mia Milia, insanların güneyde denizden arıtılmış suyu, kuzeyde ise Türkiye’deki bir barajdan taşınan suyu tükettiği bir adada, ortak bir kaynağın, siyasi sorunun çözülmesini beklemeksizin müştereken yönetilebileceğine dair 50 yıllık sınanmış bir kanıt sunuyor. Şu anda yapım aşamasında olan boru hattı yeni bir deney değil; bu, Demetriades ve Akıncı tarafından 1970’lerin sonlarında başlatılan bir ortaklığın en son halkası.

Susuz Bir Ada, ve Suyun Değeri
Her bir metreküp suyun hayati önem taşıdığı her iki toplum için, şu anda boşa akan bu su büyük bir değer ifade ediyor. Kıbrıs adası, yetkililerin, ‘hafızalardaki en şiddetli kuraklık’ olarak nitelendirdiği bir krizle boğuşuyor: Güneydeki barajlara gelen su miktarı 1901’de hidrolojik kayıtların tutulmaya başlanmasından bu yana en düşük seviyede ve su rezervleri Şubat 2026’da kapasitenin %13,7’sine kadar düştü. En büyük su rezervuarı olan Kouris’teki doluluk oranı %12,2 seviyesindeydi; bahar yağmurlarının ardından ise bu oran ancak %27 civarına yükselebildi. Bu, önceki yıllara kıyasla oldukça düşük bir seviye. Ada genelinde yağış miktarı 1901’den bu yana tahminen %15 azalırken, nüfus artışı ve yılda yaklaşık üç milyon turistin etkisiyle su talebi %300 civarında artış gösterdi. Bu arada, bölgedeki sıcaklıklar küresel ortalamadan daha hızlı bir şekilde yükseliyor.
Her iki taraf da su kıtlığı sorununu, kendi su havzalarının dışından bir can simidiyle çözme yoluna gitti. Kıbrıs Cumhuriyeti şu anda içme suyunun %70’inden fazlasını enerji yoğun bir süreç olan deniz suyu arıtma yöntemiyle elde ediyor ve 2027 yılına kadar dokuzdan fazla tesise sahip olmayı planlıyor. Aynı zamanda arıtılmış atık suyun %85’inden fazlası sulama amacıyla geri dönüştürülüyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde ise kuyulardan aşırı su çekimi, kıyı bölgelerindeki yeraltı su kaynaklarını (akiferleri) yağışların yenileyebileceğinden daha hızlı tüketti. Bu durum deniz suyunun akiferlere sızmasına ve yeraltı suyunun giderek tuzlanıp içilemez hale gelmesine yol açtı. Nitekim 2025 yılında yapılan bir çalışmada, Güzelyurt/Omorfo akiferinde izlenen 10 kuyudan dokuzunda bu sızmanın etkilerinin görüldüğü ortaya çıktı. Kıbrıs Türk toplumu, 2015 yılından bu yana su ihtiyacını Türkiye’nin Mersin ilindeki Alaköprü Barajı’ndan gelen bir boru hattı aracılığıyla karşılıyor. 80 kilometre uzunluğundaki bu denizaltı boru hattı, Girne yakınlarındaki Geçitköy/Panagra su rezervuarına yılda 75 milyon metreküpe kadar su taşıyor.
Bu tablo karşısında, Haspolat/Mia Milia tesisinden elde edilen geri kazanılmış su, ne deniz suyu arıtma ne de dışarıdan getirilen su ile sağlanabilecek bir niteliğe sahip: Bu, her iki toplumun da her gün birlikte ürettiği, yerel ve kuraklıktan etkilenmeyen bir su kaynağı.
Diplomasi Değil, Zorunluluk
Haspolat/Mia Milia’daki iş birliği, hiçbir tarafın en baştan hedeflediği bir şey değildi; coğrafi koşullar bunu kaçınılmaz kıldı. Atık suyun nereye akacağına topografya karar verir. Bunun yönünü değiştirmek, her iki taraf için de makul olamayacak kadar yüksek bir maliyet demekti. İş birliğini doğa dayattı; siyasetin ise bunu kabullenmekten başka çaresi kalmadı.
Ancak bir kez kabullenildiğinde, zorunluluk, karşılıklı bağımlılığı beraberinde getiriyor. Bu tür bir bağımlılık ise, onu devralan siyasetçilerin görev sürelerinden daha uzun ömürlü. İdeolojik duruşları gereği normalde iki toplumlu bir projeyi savunmayacak olan yetkililer bile bu iş birliğinden vazgeçemediler; zira mevcut altyapı artık kesin bir ayrılığa izin vermiyor. İki toplum ortak bir sisteme yatırım yaptığında, iş birliği, kendi kendini besleyen ve güçlendiren bir sürece dönüşüyor.
Projenin sürekliliğinde belirgin bir yerel yönetimler imzası var. Üst düzey siyasetin buna imkân tanımadığı zamanlarda dahi projeyi ilerletenler merkezi hükümetler değil, yerel yönetimler oldu. Gelinen noktada, Haspolat/Mia Milia sadece bir boru hattı değil, ilke olarak adanın başka bölgelerinde de hayata geçirilebilecek bir işbirliği modeli niteliği taşıyor.
İnşa Edilmeyi Bekleyen Başka Neler Var?
Kıbrıs; su kıtlığı, enerji bağımlılığı, iklim değişikliği ve adanın her iki tarafında da sınırlı insan kaynağı gibi birikerek artan bir dizi sorunla karşı karşıya. Bu sorunların hiçbiri, siyasi süreçler yoluyla kendiliğinden çözüme kavuşmayacak. Haspolat/Mia Milia örneği; iki toplumun, ortak bir sorunu ele almak için siyasi bir çözüm beklememeyi tercih ettiği, küçük ve gösterişsiz bir proje niteliğinde.
Mesele mühendislikten ziyade hayal gücüyle ilgili: Salt bir ihtiyaç, bir savaş, fiili bölünmüşlük ve elli yıl boyunca başarısızlığa uğrayan barış görüşmelerine rağmen varlığını sürdürmüş olan ortak bir atık su arıtma tesisinin hayata geçmesini sağladı. Bu bölünmüş adada başka kaç proje, birinin onlara yeterince ihtiyaç duymasını bekliyor?
Bu makale, Journalismfund Europe’un desteğiyle hazırlanmıştır.
